عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) كَانَ يَسْدِلُ شَعَرَهُ، وَكَانَ الْمُشْرِكُونَ يَفْرُقُونَ رُءُوسَهُمْ. فَكَانَ أَهْلُ الْكِتَابِ يَسْدِلُونَ رُءُوسَهُمْ، وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُحِبُّ مُوَافَقَةَ أَهْلِ الْكِتَابِ، فِيمَا لَمْ يُؤْمَرْ فِيهِ بِشَيْءٍ، ثُمَّ فَرَقَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) رَأْسَهُ.

İbn Abbâs'tan (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) saçlarını düz bir şekilde salıverirdi, müşrikler ise ikiye ayırırlardı. Ehl-i kitap olanlar da düz bir şekilde salıverirlerdi. Resûlullah (sas) hakkında herhangi bir emir bulunmayan hususlarda Ehl-i kitaba uygun davranmayı severdi. Sonraları Resûlullah (sas) da saçını ikiye ayırdı.

(B3558 Buhârî, Menâkıb, 23)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى لاَ يَصْبُغُونَ فَخَالِفُوهُمْ.”

Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Yahudiler ve Hıristiyanlar (ağarmış saç ve sakallarını) boyamazlar, onlara muhalefet edin.”

(B5899 Buhârî, Libâs, 67)

***

عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ.”

İbn Ömer'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.”

(D4031 Ebû Dâvûd, Libâs, 4)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلاَّ يُلِدَ عَلَى الْفِطْرَةِ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ وَيُنَصِّرَانِهِ وَيُشَرِّكَانِهِ.”

Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hıristiyan veya müşrik yapar.”

(M6758 Müslim, Kader, 23)

***

Sıkıntılı geçen Mekke yıllarının ardından Müslümanlar, dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bir yurda kavuşmuşlardı. Hicret yurdu Medine, artık, Hz. Peygamber’e (sas) tâbi olanların yeni vatanıydı. Aynı zamanda bu şehir, ‘tevhid’ akidesini kabul eden müminlerin, bu inancı hayatlarının her alanına nasıl tatbik edeceklerini öğrendikleri bir ilim yuvasıydı. Zira baskı dolu yılların ardından Hz. Peygamber (sas), kendisine inananlarla, Yüce Allah’ın (cc) dilediği gibi örnek bir toplum oluşturma fırsatı elde etmişti. Bu toplum, tüm hurafelerden, sapkın inançlardan arınmış, insanın yaratılışına uygun biçimde, bir olan Yaratan’ın rızasını arayan ‘Müslüman’ toplumuydu. Bu yeni toplumda, İslâm inancıyla bağdaşmayan her türlü şey, yerini İslâmî olana bırakmalıydı.

Allah Resûlü (sas), Medine’de, insanların iki farklı günde oyun ve eğlence düzenlediklerine tanık olmuş, sebebini sorduğunda bu iki günün câhiliye döneminden kalma bayram günleri olduğunu öğrenmişti. Aslında sonbahar ve ilkbaharda kutlanan Mihrican ve Nevruz isimli bu bayramlar, İranlılara ait dinî ve millî bayramlardı; ancak daha sonra çeşitli şekillerde diğer toplumlara da geçmişlerdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber (sas), başka bir inanç sistemine ait bu bayramların kutlanmasını hoş görmeyerek şöyle dedi: "Şüphesiz Allah (cc) sizin için o günleri onlardan daha hayırlı olan Kurban ve Fıtır (Ramazan) bayramlarıyla değiştirdi." 

İnsanlığa hak yolu göstermek için peygamberler gönderen Yüce Allah (cc), son peygamber olarak Hz. Muhammed’i (sas) seçmiştir. Hz. Nuh’a (as), Hz. İbrâhim’e (as), Hz. Musa’ya (as) ve Hz. İsa’ya (as) vahyettiğini ona da vahyetmiş, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarması için kendinden önceki kitapları tasdik eden, inananlara yol gösterici ve müjdeleyici olan Kur’ân-ı Kerîm’i ona vermişti. İlâhî kudret tarafından her türlü tehlikeye karşı korunmuş olan bu son vahiy, ne tahrif edilen önceki ilâhî dinlere ne de sağlam bir asla dayanmayan diğer dinlere benziyordu. Tam aksine indirildiği toplumda hayatın her alanını kapsayacak köklü bir değişimi öngörüyordu.

Allah’ın (cc) birliğine vurgu yapan Kur’ân-ı Kerîm, O’nun (cc) mutlak kudret sahibi olduğunu açıklamış, üstünlüğün Allah’ta (cc), Resûlü’nde (sas) ve ona inananlarda olduğunu ifade etmiştir. Müminlerin gerçek dostlarının Allah (cc), O’nun Resûlü (sas) ve müminler olduğunu bildirerek İslâm Dini’ne inananları birbirine kardeş ilân etmiştir. Müminleri, "Allah’tan (cc) başkasına kulluk etmeyen", "O’nun (cc) ismi anıldığında kalpleri ürperen’, ’gayba inanan’, ’namazlarını kılıp zekâtlarını veren’, ’birbirlerine iyiliği emredip kötülükten sakındıran’, ’iffetini koruyan, sözünün eri ve güvenilir’ kimseler olarak tavsif etmiştir. Daha pek çok âyette İslâm Dini’ni kabul eden kimsenin nasıl bir insan olması gerektiğini beyan etmiş ve böylece zihinlerde bir ‘Müslüman’ imajı oluşturmayı hedeflemiştir. Allah’ın Sevgili Elçisi (sas) de aynı doğrultuda, getirdiği dinin nasıl bir din olduğunu anlatmaya gayret etmiş, bir yandan ‘tevhid’ inancını kalplere yerleştirmeye çalışırken diğer yandan da bu inanca sahip olmanın gerektirdiği yükümlülüklere işaret ederek inananlara, ‘Müslüman’ kimliğini kazandırmayı amaçlamıştır. Bu doğrultuda, "Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir."  ve "Müminin durumu ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır. Bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına sevinecek bir hâl geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı gelecek olursa ona da sabreder; onun için bu da hayır olur."  gibi hadislerle Müslümanların ayırt edici özelliklerini dile getirmiş ve onların diğer din mensuplarından farklı bir hayat sürmeleri gerektiğini bildirmiştir.

Elbette ki yıllarca câhiliye karanlığında yaşamış insanların bir anda değişmesi, eski inançlarından sıyrılması, bu inançla yoğrulmuş örf ve âdetleriyle bağlarını koparabilmesi mümkün olmamıştır. Nitekim Resûlullah (sas) ile birlikte Huneyn’e, bir rivayete göre ise Hayber’e doğru yola çıkan Müslümanlar, heybetli, yeşil bir ağaca rastlamışlar ve Resûlullah’tan (sas) bu ağacı kendileri için ‘zâtü envât’ tayin etmesini istemişlerdi. ‘Uğurlu askı’ mânâsındaki ‘zâtü envât’, müşriklerin her yıl yanına gelip kurban kestikleri büyük, yeşil bir sedir ağacıydı. Müşrikler, silahlarını bu ağacın üzerine asarak bir gün boyunca ibadet amacıyla orada kalırlardı. Muhtemelen Resûlullah’a (sas) eşlik eden Müslümanlar, eski alışkanlıklarının etkisiyle böyle bir ricada bulunmuş, bunun bir putperest âdeti olup İslâm inancıyla bağdaşamayacağını düşünememişlerdi. İşte bu nedenle Allah Resûlü (sas) onların isteğine şöyle karşılık verdi: "Sübhânallâh! Sizin bu söylediğiniz, kavminin Musa’ya söylediği şu söze benzer: "...Ey Musa, bize o insanların taptığı tanrılar gibi bir tanrı yap..."

İnançla ilgili konularda son derece hassas davranan Resûlullah (sas), "Sizden biriniz yemin eder ve yemininde ‘Lât hakkı için’ derse arkasından hemen ‘Lâ ilâhe illâllâh’ desin..."  uyarısını yaparak, putlara tazim etmeyi, onlar adına yemin etmeyi yasaklamış, İslâm’da Allah’tan (cc) başkası adına yemin etmenin doğru olmayacağını, başka bir dinin yeminiyle yemin eden kişinin o dinin mensupları gibi olacağını ifade etmiştir. "(Yas tutma maksadıyla) Elleriyle yanaklarını döven, yakalarını yırtan ve câhiliye âdeti ile feryat eden kimse bizden değildir."  buyurarak müminleri, câhiliye âdet ve ibadetlerinden sakındırmış; namaz, kurban ve hac gibi ibadetlerde müşriklere benzememek gerektiği üzerinde önemle durmuştur. Kâfirlerin güneşe secde ettikleri vakitlerde, yani güneş doğarken, tam tepedeyken ve batarken namaz kılmayı yasaklamış, fera’ ve atîre adı verilen kurbanların kesilmesine engel olmuştur. Zira bir hayvanın ilk yavrusu olan fera’ ile Receb ayında kesilen kurban olan atîre, putlar için kesilen kurbanlardı. Hac ibadetini yaparken ise güneş Sebir Dağı’na doğduktan sonra Müzdelife’den Mina’ya dönen müşriklerin aksine, güneş doğmadan evvel alacakaranlıkta dönmeyi uygun görmüştür.

Allah Resûlü (sas), yalnızca iman ve ibadet konularında değil câhiliyeye ait, İslâm inanışıyla bağdaşmayan her konuda, inananları uyarmaya gayret etmiş, bu tür alışkanlıklarını günden güne terk etmelerine yardımcı olmuştur. Câhiliye yaşantısının vazgeçilmez bir unsuru olan ‘asabiyet’, yani soy birliğine dayalı ilişki biçimini reddetmiş, insanları bu dava uğruna savaşmaktan menetmiştir. Zira bütün inananları, "Allah’ın (cc) kardeş olan kulları"  kabul eden İslâm Dini’nde ne asabiyetin ne de daha geniş kapsamlı olan ırkçılığın yeri yoktur. Asaletle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızları vesile edinerek yağmur beklemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak gibi alışkanlıkların câhiliyeye ait davranışlar olduğunu dile getiren Kutlu Elçi (sas), İslâm’da üstünlüğün ancak takva ile olduğunu belirtmiştir. Allah (cc) ile kulun arasına bir aracı sokmanın anlamsızlığını öğreten Resûl-i Ekrem (sas), en acılı zamanlarında bile müminin vakarla hareket edip isyana varan söz ve davranışlardan uzak durması gerektiğini vurgulamıştır. İnançları ve yaşantıları kendilerinden tamamen farklı olan müşriklerle bir arada olmayı ve onlarla birlikte yaşamayı hoş görmemiş, o dönemde, kâfirlerin giydiği sarı renkli elbiselerin ve müşriklere özel olan başka kıyafetlerin giyilmesini yasaklamıştır.

İslâm Dini’nin, başka din ve inançların etkisiyle bozulmasını istemeyen Resûlullah (sas), ilk dönemlerde müşriklere nazaran Ehl-i kitaba daha yakın durmuş, hakkında dinî bir emir bulunmayan konularda onlara muvafakat etmeyi tercih etmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerîm de Ehl-i kitabı müşriklerden ayrı tutmakta, onların yiyeceklerinden yemeyi ve iffetli kadınlarıyla evlenmeyi meşru saymaktaydı. Bu doğrultuda Allah Resûlü (sas), başlangıçta, onların kıblesi olan Beyt-i Makdis’e yönelmiş, Medine’ye geldiği ilk günlerde Yahudilerin, Hz. Musa (as) ve İsrâiloğulları’nın kurtulup Firavun ve ordusunun denizde boğuldukları Muharrem’in onuncu gününü takdis etmek amacıyla Âşûrâ orucu tuttuklarını öğrenince, henüz Ramazan orucunun farz kılınmadığı bu dönemde, Müslümanlara da bu orucu tutmalarını emretmiştir. Müşriklere benzememek için sakalları uzatıp bıyıkları kısaltmayı tavsiye etmiş, saçlarını onlar gibi ikiye ayırmak yerine kitap ehli gibi salıvermeyi tercih etmiştir. Ancak daha sonra, Hz. Peygamber (sas) kendilerini, aralarında ortak olan bir söze davet ettiği hâlde onlar, bunu reddederek tahrif olmuş dinlerini İslâm’a tercih etmiş ve Müslümanlara düşmanca davranmaktan geri durmamışlardır. Dolayısıyla Resûlullah (sas), müşrikler gibi Ehl-i kitabın da İslâm Dini’ne zarar vermelerini istememiş, onların İslâm’a aykırı hâl ve tavırlarından ümmetini sakındırmıştır.

Nitekim Yüce Allah (cc) da Kur’ân-ı Kerîm’de İslâm’ın nasıl bir din olduğunu beyan ederken geçmiş ümmetlerin yanlışlarını anlatmış, aynı hataya düşmemeleri hususunda inananları uyarmıştır. "İman edenlerin Allah’ı (cc) anması ve O’ndan (cc) inen gerçek sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir."  diyerek onların yolunda yürümemelerini öğütlemiştir. Hıristiyanların, Allah (cc) emretmediği hâlde ‘ruhbanlığı’ ortaya attıklarını ve O’na (cc) çocuk isnadında bulunduklarını hatırlatmış; Yahudilerin de Allah’ın (cc) koyduğu yasakları çiğneyerek peygamberlerini öldürdüklerine dikkatleri çekmiştir. Ehl-i kitabın bâtıl inançlarından örnekler sunarak dinlerini nasıl tahrif ettiklerini gözler önüne sermiş, dalâlete düşen ve Allah’ın (cc) gazabını hak eden bu insanlar gibi olmamaları için inananları sık sık uyarmıştır. Bu doğrultuda Allah Resûlü (sas) de, "Musa’ya (as) eziyet edenler gibi olmayın."  diyerek Yahudiler gibi peygamberlerine saygısızlık etmemelerini öğütlerken, "Allah’ın (cc) lâneti Yahudilerin ve Hıristiyanların üzerine olsun. Onlar peygamberlerinin kabirlerini kendilerine mescit edindiler."  sözüyle de onlara aşırı saygı göstermeyi, kabirlerini ibadethaneye çevirmelerini yasaklamıştır. Zira İslâm’da Allah’tan (cc) başkasına karşı, onu putlaştıracak derecede aşırı sevgi ve saygı göstermek yoktur.

Ehl-i kitabın, Allah’ın (cc) rızasını kazanacakları düşüncesiyle, orucu uzatmalarını doğru bulmayan Allah Resûlü (sas), Müslümanlardan iftar vakti girdiğinde oruçlarını açmada acele etmelerini istemiştir. Hıristiyan inancının sembolü olan ‘haç’ takmayı yasaklamış, Hz. Musa’nın (as) Tur Dağı’nda Allah (cc) ile görüşmesi sırasında ayakkabılarını çıkarması anısına ayakkabı ve mestle ibadet etmeyen Yahudilerin aksine bunlarla namaz kılınabileceğini söylemiştir. Ayrıca, Yahudilerce kutsal sayılan cumartesi günü oruç tutulmasını yasaklamıştır. Bu nedenle Hıristiyanların kutsal saydıkları pazar günü, putperestlerin kutsal kabul ettikleri Nevruz ve Mihrican günlerinde oruç tutmak da Hz. Peygamber’in (sas) bu doğrultudaki direktiflerinden hareketle mekruh görülmüştür.

Resûlullah (sas), Yahudilerin yaptığı gibi saçların etrafının tıraş edilip üst kısmının bir bulut şeklinde bırakılmasını hoş görmemiştir. "Yahudiler ve Hıristiyanlar (ağarmış saç ve sakallarını) boyamazlar, onlara muhalefet ediniz."  uyarısında bulunmuş, "Bizden başkalarına benzemeye çalışanlar bizden değildir. Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeyin! Yahudilerin selâmlaşmaları parmak işaretiyledir; Hıristiyanların selâmlaşmaları ise el ile işaret etmekten ibarettir."  buyurarak Müslümanlara özgün bir yaşam biçimi önermiştir. Onun bu uyarılarını iyi anlayan ve benimseyen ashâb da bu anlayışla hareket etmiş, örneğin Enes b. Mâlik (ra), Basra’da sarıklarını Yahudiler gibi taylesân şeklinde yani ucunu sarkıtarak saran Müslümanları gördüğünde, bu hâlleriyle Yahudilere benzediklerini söyleyerek onları eleştirmiştir.

İçinde bulunduğu toplum ve onları kuşatan zaman dilimi hesaba katıldığında Resûlullah’ın başkalarına benzememe hususundaki tavsiye ve uyarılarının önemi daha iyi anlaşılacaktır. Zira pek çok kadim din ve kültürün olduğu bir ortamda İslâm’ın ortaya çıkması, baştan sona her şeyi şekillendirmesi ve saflığını, özgünlüğünü koruyarak oluşumunu tamamlayabilmesi, ancak her türlü zararlı etkiden uzak kalarak mümkün olabilirdi. Bu nedenle, "Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa o da onlardandır."  buyurarak genel olarak başkalarına benzemekten ve onlara özenti duyup taklide yönelmekten inananları sakındıran Allah Resûlü (sas) bu konuda oldukça hassas davranmıştır. Ancak ne Kur’ân-ı Kerîm ne de Hz. Peygamber (sas) diğer inanç mensupları gibi olmamayı öğütlerken onlara tamamen ters, tepki içeren, aykırı davranışları; dolayısıyla sadece muhalefete dayanan anlamsız bir farklılığı hedeflememiştir.

Örneklerde de görüldüğü üzere konulan yasaklamalar, çoğunlukla, tevhid inancına aykırı olan veya bu inancı zedeleyebileceği düşünülen tutumlar ile başka din mensuplarına özel olan, onların kültürlerinde özel anlamı bulunan giyim, kuşam, ibadet ve davranış şekilleridir. Nitekim Kabîsa b. Hulb (ra) Hz. Peygamber’e (sas) Hıristiyanların yedikleri, İslâm’a göre haram olmayan yemekleri yemenin hükmünü sorduğunda o (sas), "Herhangi bir yemek nedeniyle gönlünde huzursuzluk hissetme. Yoksa bu konuda (şüphelenen ve aşırı giden) Hıristiyanlara benzemiş olursun."  diyerek onların yemeklerinden yemede bir mahzur olmadığını bildirmiştir. Diğer dinlerde İslâm’ın tasvip ettiği bir şeye rastladığında yapılmasını yasaklamamış, aksine bu güzel alışkanlıkların sürdürülmesi için ashâbını teşvik etmiştir. Nitekim câhiliyede bir gün boyunca hiç konuşmama şeklinde tutulan ‘sükût orucu’nu yasaklarken Âşûrâ orucunun tutulmasını emretmiş, Müslümanlara Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da bu orucu tutup tutmama konusunda onları serbest bırakmıştır. Aynı şekilde câhiliye toplumunda değer atfedilen ve aynı zamanda İslâm’ın da müminler için öngördüğü cömertlik, ağırbaşlılık, yumuşak huyluluk, sabır, tevazu ve düşünerek ölçülü hareket etme gibi ahlâkî erdemlerin devam ettirilmesinin gerekliliğini vurgulamıştır. Örneğin kendisine gelerek câhiliye devrinde yaptığı köle azat etmek, sadaka vermek veya akrabaya iyilik yapmak gibi bazı davranışların karşılığı olup olmadığını soran Hakîm b. Hizâm’a, "Sen eskiden yaptığın hayırlarla Müslüman oldun."  cevabını vermiş, câhiliye devrinde ticaret ortaklığı yaptığı Sâib isimli sahâbîye de şu tavsiyede bulunmuştur: "Ey Sâib! Câhiliye çağında yaptığın faziletli şeylere İslâm devrinde de devam et. Misafiri ağırla, yetime ikram et ve komşuna iyi davran!"  İslâm’la şereflendikten sonra dahi, câhiliye döneminde zayıfları koruma amacıyla kurulan Hilfü’l-füdûl Antlaşması’ndan övgüyle bahseden Resûlullah (sas), böyle bir antlaşmaya katılmış olmaktan her zaman memnuniyet duyacağını ifade etmiştir.

Müslümanların, dinin özünde olmayan her şeyden uzaklaşarak ‘saf’ bir şekilde tevhid inancını gönüllerine yerleştirmelerini, hayatlarını bu anlayışa göre düzenlemelerini isteyen İslâm Dini’nin reddettiği ‘yabancılaşma’, fıtrattan uzaklaşma ve esasında bireylerin kendi tabiî özlerine yabancılaşmasıdır. Koyulan emir ve yasakların tamamı, kişiyi yaratılışına aykırı hâllerden koruyarak onun özüne uygun bir tarzda yaşamasını temine yöneliktir. Nitekim Allah’ın (cc) sevgili elçisi Hz. Muhammed’in (sas), "Allah’ın indirdiğine uyun!"  çağrısı üzerine müşrikler, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız!"  diyerek kendi inanç ve geleneklerini terk etmek istememiş ve yeni gelen dini kabule yanaşmamışlardır. Allah Teâlâ (cc), bu sözlere şu âyetlerle karşılık vererek asıl yabancılaşmanın haktan uzaklaşmak olduğuna dikkatleri çekmiştir: "Peki ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?"  Zira Hz. Peygamber’in (sas), "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hıristiyan veya müşrik yapar."  hadisiyle ifade ettiği üzere iyiye eğilimli tertemiz bir fıtratla doğan her bebeğin düşünceleri, inancı ve yaşantısı ailesiyle ve çevresiyle şekillenir. İşte ilâhî dinlerin gönderiliş gayesi de insanı ‘doğru yol’a ileterek yaratılışına uygun bir şekilde, yanlış yönlendirmeleri ilâhî vahiyle bertaraf ederek dosdoğru yaşamasını temin etmektir. Bu dinlerin son halkası olan İslâm’ın koyduğu sınırlar çerçevesinde yaşayan kişi, kendi doğasına, kâinata ve Yaratan’ına yabancılaşmaktan kurtulacak, hem dünya hem de âhiret saadetine erişebilecektir. Bu yüzden bir Müslüman’dan gün boyunca kıldığı her rekâtta aynı dua ile Rabbine yakarması istenir: "Bizi doğru yola ilet! Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!"

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam